3 Ekim 2010 Pazar

seytan'in aski

Seytan oyle asikti ki tanriya, her anini onunla gecirmek istiyordu.

onu surekli yaninda, icinde hissediyordu, tanrinin da kendisini
surekli icinde hissettigini biliyordu ama digerleri gibi yetinemiyordu
bununla.
tanri, daha cok, kendi cocuk benliginden karmisti Seytanin hamurunu.
kendisi gibi oyuncuydu O'da.
bu yuzden cok eglenirlerdi beraberken. ama yine bu yuzden sabirsizdi
Seytan, bu yuzden yetinemezdi hic hissetmekle.
istedigi an olsundu hersey. ilgilenilsin, simartilsindi her daim.
tipki en basinda oldugu gibi, tanrinin onu ilk yarattigi zamanlarda,
birlikte kurduklari oyunlardaki gibi. yine hic yanindan ayirmasin istiyordu onu. birlikte oynamak, planlara dahil olmak istiyordu her daim.

tanrininsa bir evreni vardi. gozetlemesi gereken koca bir dunyasi. ve
sinirsiz yaratma gucu.

sikilgandi tanri. surekli yeni yeni SEYler yaratip, onlarla oynamaya bayilirdi.

simdi de şu insani, yaratmisti iste.. ustelik cinsiyet diye de birsey
uydurmustu bu sefer.
biri kadin digeri adamdi bu yeni oyuncaklarin. tanrı islerine hic karismadan
izliyordu onlari sadece.
birbirlerinden iki adim uzaklasamayan su yarim SEYler. ancak
dipdibeyken bir butune benziyorlardi Seytan'a gore.

o elmayi yememelerini neden istemisti sahi?

kesin altinda cok eglenceli bir oyun vardi bunun da. ama dahil
etmemisti bu sefer onu tanrisi. oysa ne guzel eskiden...

bir sure daha yakininda olmaya calisti Seytan tanrinin. o
insanciklarini izlerken Seytan da izledi.
O insanciklarinın anlamsiz hareketlerine kahkahalarla gulerken
anlamaya calisti neden eglendigini.
bulamadi. ve tanri oyle dalmisti ki insanlarin oyununa Seytan'a hic
donup bakmadi.
biliyordu Seytan tanrinin onu hala sevdigini, hissediyordu. ama artik
onu da diger meleklerini sevdigi gibi uzaktan sevdigini de
hissediyordu.

bu his Seytan'in icine ilk doldugunda, yasak elmanin altinda uzanmis birbirine
dokunuyordu insanlar. yarim bedenlerini birlestirmenin yollarini arar
gibi.

'onlari neden 2 ayri bedene koydun' diye sordu Seytan tanriya.
'aramayi ogrenmeleri icin' dedi tanri.
'neyi?' diye sordu seytan.
'beni' dedi tanri. 'siz her zaman beni icinizde hissedebilirsiniz ama
onlar ancak butun olmayi basardiklarinda bana ulasacaklar.
ve bana ulasmak icin surekli birbirlerini arayacaklar.'

tanrinin insanlara duydugu sevgiyi hissetti Seytan. kendinin onlardan
ne kadar farkli oldugunu anladi.

ve gidip insanlari anlamaya calisti. guzelliginin Adem'i buyuledigini
gordu, cocuksu dogalliginin Havva'yi kendine cektigini.
surekli yanlarinda dolasti ve tanrinin simdi bu oyundan daha da keyif
aldigini gordu.
Adem ve Havva bir sure sonra Seytan'i birbirlerinden daha yakin
hissettiler kendilerine. onun tek basina butunlugunu goruyor ama
anlamlandiramiyorlardi. ve ona hayran olarak kendi yarimlıklarını unutup, birbirinin eksikliğini hor görüyordu ikisi de. ama yine de ayrilamiyorlardi.
Seytan yanlarindan ayrilirdigi an da korkup yine birbirlerine sokuluyorlardi.
Seytan ikisini de cok seviyordu artik cunku tanrisinin oyununa birkez
daha dahildi şimdi. tanri onu izliyordu, biliyordu.

Havva birgun yasak elmayi sordu Seytan'a,
'bu koskoca cennette her istedigimizi yapiyoruz da neden o elmayi
yiyemiyoruz Şeytan?'
'bilmem' dedi Şeytan.
'bizim icin yasak yok, yasak sadece siz insanlar icin.'
Havva dusundu. belki de dedi o elma bizi butunleyecek olan elmadir.
'belki de sadece Adem ve ben yemedigimiz icin boyle muhtaciz birbirimize.
belki yersek biz de senin gibi olur,birbirimizden ayri da yasayabiliriz.'
Seytan bilmiyordu gercekten. o elmayi yerlerse ne olacagini da, neden
yememeleri gerektigini de.
ama merak ediyordu. tanrinin cocuk ruhundan dogan masum bir merak.
'belki' dedi sonunda.
ve Havva o gece Seytan yanindan ayrilir ayrilmaz, birbirlerinden uzak
olduklarinda da butun hissedeceklerine dair garanti vererek ilk
isirigi Adem'e aldirdi elmadan.

iste o an tanri cok ofkelendi. insanlarin birbirinde bulacagi
butunlugu bozdugu icin Seytan'a, arayislarini dogru/yanlis demeden her yolda surdureceklerini gordugu icin insanlara.

ve ucunu de geri donmemek uzere kovdu cennetinden.

Seytan oyle asikti ki tanriya, onun ilgisine daha yakin olmak icin
katilmisti sadece insanlarin oyununa.
onun masum cocuk merakindan aldigi nasiple butune ulasamayacagini
bildigi halde durdurmamisti Havva'yi.

Şeytan oyle asikti ki tanriya, sevemezdi artik hicbir varligi, kolaydi artik seytan olmak, Tanri'nin huzurundan kovulduktan sonra.
20.9.10

22 Eylül 2010 Çarşamba

şeftali ve kahve (tahirle zühre gibi hani)


şeftali, yumuşacık cildi, tatlı kokusu, sarıdan kırmızıya her tonda sıcacık renkleriyle yerleşmişti mutfak tezgahının üzerine. tüm cazibesiyle parlıyordu beyaz porselenin içinde. güzelliğinden mütevellit kurum kurum kurularak izliyordu mutfağın
türlü alet edevadı arasında gelip geçenleri. bir an göz göze gelince, kesmeşeker kavanozu pürüzsüz metalinde yansıyan şeftaliye gözkırptı hevesle- göz kırpmak dediysek, milimetrik bir hareketle, dairesel parlak yüzeyi üzerinde yarattığı bir ışık oyunuydu bu tabiki- görmezlikten gelip metal kavanozu çok ciddi birşeyle ilgileniyormuş gibi penceren dışarı bakmaya başladı şeftali. çenesini 70 derece açıyla yukarı kaldırmış havalı bir kadın edasıyla gökyüzünü izlerken, birden şaşkınlıkla titredi. kuruntusundan uzaklaşıp mutfağa dönüverdi o anda. bir süre havayı kokladıktan sonra yanındaki bıçağa dönüp, 'bu koku da ne kuzum' dedi. bıçağın cevap vermesini bekleyemeyecek gibi görünüyordu şeker kavanozuna -bıçağın ne kadar ağırkanlı olduğunu biliyordu tabi parlakmetalkavanozcuk-
kokunun geldiği tarafa doğru hafifçe yuvarlanmış, çizgili yanağının üzerinde
duruyordu şimdi seftali.
'filtre kahve' dedi şeker kavanozu, kahveyle yıllardır yanyana duruyor olmak kendi tercihiymişcesine gururlanarak.
fokurtular arasında damla damla biriken kahveyi gördü o an şeftali. büyüleyici kokusuna ve adına yaraşır siyah-kahve rengine dalip gitti.
'hey dostum' diye seslendi şeker kavanozu kahveye,
'şu parlak şeftali sana bayıldı ha!'
kahve şeftaliye baktığı an da demliğe düşen damlası aynen geri sıçrayıp, cam demliğin duvarlarına yapıştı hayretle. o sıcacık canlı rengi, yumuşacık bir his veren yuvarlaklığı.. dibe çökmüş tüm partiküllerini havalandırdı kahvenin.
kahve damlaya damlaya tüm demliği doldurana kadar izledi/kokladı onu şeftali, kahveyse düşen her damlada gereğinden fazla dalgalanarak birikti demliğinde yavaş yavaş.

sonra o geldi. suskun ve iletişim kurmaktan hiç hazetmeyen bıçağı bir
eline, kuruntusundan sıyrılıp neredeyse sempatik bi arkadaşa dönmüş şaşkın şeftaliyi diğer eline aldı.
heyecanla yükseldi şeftali tabaktan, yuvarlak bir hareketle bıçağın onu soymasına aldırmadan kahveye bakıyordu hala. kahveyse bir çıplak şeftaliye bir tabağa düşen kıvrılmış kabuk parçalarına bakıyor, demlikten taşıp kabukların arasına karışmak
istiyordu.
soyma işlemi bitince bir başka porselen tabak çıkarıldı ortaya, ve şeftali gelişi güzel parçalara ayrılarak tabağa düşmeye başladı. kahve, parçalanmış şeftalinin içindeki kırmızı,turuncu,sarı harelere,dikenli çekirdeğine, kıvrılmış kabuklarına, parçalandıkça ortalığa yayılan kokusuna.. kısacası herşeyine hayrandı.
bıçak lavaboya düşüp, eller yıkanınca ayrılık vaktinin geldiğini anladı ikisi de. şeker kavanozu bile hüzünlenir gibi oldu biraz, onun şeftaliye olan hayranlığı da azımsanamazdı sonuçta. ama o sevmezdi böyle burnu büyük, şatafatlı tipleri. diğ mi ya.
ellerin, tabağı alıp gitmesi beklenirken, üzerinde Kafka baskısı olan porselen bir kupa alıp kahve doldurmaya başladıkları görüldü.
sadece nesnelerin duyabildiği heyecan çığlıkları arasında, bir elde kahve kupası bir elde şeftali tabağı ayrıldılar mutfaktan..

hava puslu bugün.

büyüyoruz,
büyüdüğümüzü farketmeden.
herşey olup bittikten sonra
farketmek ne kötü!

6 Eylül 2010 Pazartesi

uyanmak guzel de olabilir.

cok uzun zamandir lanet ederek cikiyordun yataktan sabahlari.
hayata bakip, dokunmuyor,
dokunup tadmiyor,
tadip yutmuyordun, ya zehirliyse diyerek.
bugun birsey degisti. unutma diye yaziyorum.
korkma, kendini hatirlamaktan cekinme, durma, devam et diye.

3 Eylül 2010 Cuma

eskiden

Derin bi kuyuysa ask
Ben seninle en dibine indim.

1 Eylül 2010 Çarşamba

düz ol.


baktığında ne görüyorsan o'dur.
duyduğunda ne anlıyorsan o.
yaptığında ne hissediyorsan o aslolan.
alt anlam aramaktan, nedenlerini düşünmekten vazgeç çocuk!

yingyang


penceremin onundeki agac,salındıkca ruzgarda,
mırıltısından uykum geliyor.
açık camdan girerek, tenime dokunup,
koridora dogru uzandıkca ruzgar,
kalbim hafifliyor.
dogayı hissedince ben,
ruhum dengeleniyor.
ama yazık, doga hissedilemiyor artık her zaman.