1 Haziran 2012 Cuma

adaletin köpeği




















Her şey bir can sıkıntısıyla başlamıştı aslında.
Evde geçirdiği on üç buçuk günün ardından, kendini bir fosil gibi beyazlaşmış hissediyordu. Evin pek gün ışığı almamasıyla mı ilgiliydi bu beyazlık hissi? Yoksa dışardaki dünyadan iyice uzaklaşmanın verdiği fosillik duygusu muydu beyazlığı beraberinde getiren? Bilmiyordu. Evde geçirilen on üç günde en çok neyi özlediğini düşünecek oldu ki, daha soruyu kendine soramadan, ağzı ‘birrra’ diye kamaşıverdi. Aniden başladı giyinmeye. Günlerdir üstünden çıkarmadığı tişörtünü, pijamasını ve hırkasını çıkarır çıkarmaz kirli sepetine attı.
‘Aslında duş almak gerek’ dedi yüksek sesle. Gömleğinin düğmelerini iliklerken, işe gittiği dönemde her sabah duş alıp çıktığını hatırladı evden.  Ama evde geçirdiği iki haftada sadece bir kez duş almıştı. ‘Gerçekten temiz bir insan mıyım, yoksa tek derdim insanların temiz olduğumu düşünmesi mi?’ dedi bu kez de yüksek sesle. Kendi sorusunu kulak ardı edip çıktı evden.
Güneş istiyordu ve bira. İlk isteği apartmandan çıkar çıkmaz kumsalda unutulmuş havlu gibi serildi üstüne. Neşelendi. Sıra biradaydı. Ama nasıl. İnsanlarla iletişime geçmeyi özlememişti hala. 13 gün önce eve kapanırken tek bir kural koymuştu bundan sonraki yaşamı için kendine, gerçekten canın istemeden hiç bir şey yapma! Apartmanın önünde, gözlerini kapatmış, yüzünü güneşe vermiş dikildi bir süre.
Yürümeye başladı. Gördüğü ilk markete girip bir bira aldı. Kasada parayı ödeyip, birayı eliyle birlikte cebine soktu. Yaklaşık 20 dakika yürüdü en yakın milli parka ulaşmak için. Ağaçların yakınında genişçe ve boş bir çimenlik bulup dirsekleri üzerinde sırtüstü uzandı. İlk yudumu almadan önce birasını güneşe doğru kaldırıp, sırıttı.
Büyükçe bir yudumun ardından etrafı izlemeye koyuldu. Park geniş ve sessizdi. Yeşile, maviye baktı uzun uzun. ‘Hafta içi’ diye düşündü. ‘Bu sakinlik için lanet düzene teşekkürler’ dedi yüksek sesle, bir kadının kıkırtısıyla tedirgin olup oturma pozisyonuna dönmeden hemen önce. Sağ omzunun yaklaşık 30 metre ilerisinde yaprakları çimenlere dolanmış bir salkım söğüdün altında oynaşan kızla oğlana baktı. Henüz ofis hayatına sıkışmamış liselilerin tek farkındalıkları kendi bedenleriydi belli ki.
Liselileri gözlerinden azad edip önüne döndüğünde bir kez daha irkildi ne yazık. İleri uzattığı ayaklarının dibinde oturan bembeyaz kutup ayısı büyüklüğünde bir köpekti bu kez onu yerinden sıçratıp, tekrar toprağa yapıştıran. Soluk maviydi köpeğin gözleri, önce kukla gibi önünde çırpınıp sağa sola dağılan ayaklarına, ardından da tekrar gözlerine dikildiler. Bir anda ısınan vücuduna hakim olmaya çalışarak birkaç saniye bakıştı köpekle. Hızla, köpeklerin göz temasıyla liderlik belirlediğine dair, kulaktan dolma bilgiler üşüştü beynine. Gözlerini ebatlarına inanamadığı patilere doğru kaydırdı bir an ama tedirginliği yine üstüne dikilmiş gözlere bakmaya zorladı onu.
Bembeyaz suratında parıldıyordu köpeğin mavi gözler. Kardan adamları getirdi aklına, onların keskin ve iyimser gözlerini. Köpeğinkiler de iyimser miydi acaba? Sanmıyordu. Küçücük bir hareket görse olduğu yerde bayılacağını biliyordu.
Aniden, kocaman ağzını tek bir defa açıp kapatarak, boğuk sesiyle ‘yok ol’ dedi köpek.
Öyle sert ve hızlı bir hamleydi ki, ağzın hareketini idrak edemeden, kısa emir cümlesi çarptı yüzüne. Havlama gibi bütün bir ses topağı olarak kulağına dolan emri algıladığı anda, yok oldu.
Dev köpek ön patilerini uzatıp sırtını esnetti, ardında kalan boşlukta. Sonra ağır ağır yürüdü.