1 Aralık 2012 Cumartesi

bilirsin


Bomboş bir yolda yürürsün bazen, aklında tek bir kişiyle
7 milyon şehirli itin götüne kaçmışcasına yok olmuştur ortalıktan
Ama o karşıdan sana doğru gelir
Öyle olması gerekiyordur çünkü.
Yüzlerce insanın içinden kendine yol açarak yürümeye çalışırsın bazen
Aklında tek bir kişiyle, onca kalabalık içinde her yüze bakarsın tek tek
Ama yoktur 
Öyle olması gerekiyordur çünkü.
Bomboş bir yolda yürürsün
Karşıdan bir otobüs gelir boyunun üç katı
Altında domates gibi ezilip, yolla yaren olacaksındır
Ama kaçmazsın 
Öyle olması gerekiyordur çünkü
Bilirsin.

21 Kasım 2012 Çarşamba

sun is on my side

bazen bi cümleyle tüm gününün içine sıçabilir biri.
oysa 'aklımın bi karış havada olması' sığlığın çamurundan ayaklarımı korur.


20 Kasım 2012 Salı

kış yolculuğu - amelie nothomb

...tripte değilken mantıklı olmak imkansızdır. Halüsinojenlerin yokluğunda, yani zihnimiz normal olarak nitelendiğinde, yetişkin beynimiz tonlarca sıradanlık üretir; bu sıradanlıklarda türümüzü gururlandıracak bir deha kıvılcımı, onur ya da güzellik aramak tamamen yersizdir. Aşk bile ani ışıltılar, birkaç saniyelik kıvılcımlar dışında ruhtan bir şey çıkaramaz. Sarhoşluk ise 10 dakika boyunca ilginçtir, sonrası budalaca bir esrikliktir.........bir günün ortalama anısı bir saç kılı kadarken, bir tribin anısı yaşam boyu çözmeye uğraşılacak bir saç düğümü gibidir....

16 Kasım 2012 Cuma

bir keresinde...

...iş hayatına yeni girmiştim, sevgilimden ayrılmıştım, İstanbul'a alışmaya çalışıyordum. Mutsuzluktan gözümü açamıyordum yani. Bir sabah sürünerek ofise gittiğimde ablamın maili ile karşılaştım. 
'Her şey düzelecek kardeşciim, üzülme' deyip altına bu şarkıyı eklemişti. Hala daraldıkça dinler, o sabah içime dolan umudu hissederim. 


10 Ağustos 2012 Cuma

senede bir gün


Gün doğmadan uyandı Kaktüs. Heyecanlıydı. ‘Ne olacaksa olsun artık’ dedi kendi kendine. 
16 gündür usul usul uzatıp, Orkide’nin tam kucağına yerleştirdiği, eril organı andıran tomurcuğunun açma vakti gelmişti. Top gövdesinden uzanan onbeş santimlik çiçek borusu ve borunun ucunda ağrıyan tomurcuğuyla doğal bir bereket tanrısını andırdığından habersiz, kendini baştan aşağı süzdü.
İçten içe huzursuzdu bu tomurcuk, çiçek olaylarından. Kaba mizacı, bozuk ağzıyla tezat bu narin haller pek ona göre değildi. Genelde mahcup olur ama ilgisiz görünmeye çalışarak, çiçekli geçirdiği bu bir günü olabildiğince sıradanmış gibi yansıtırdı etrafına. Ama bu defa… 
Ah bu Orkide, ne hallere sokmuştu pencere önü çiçekleri arasında adı Küfürcü Kaktüs’e çıkmış adamı.
Tomurcuğun konumunu kontrol etti. Güneşle birlikte, Orkide’nin etli yapraklarının tam ortasında açacaktı, aynen planladığı gibi.
Orkide, kalın, parlak, pürüzsüz yaprakları, incecik boynu üzerindeki altı beyaz çiçeğiyle sabah ışığında tüm zarafetiyle uyuyordu. Hayretle ilk geldiğinde ondan nefret ettiğini hatırladı Kaktüs. Şimdi bakmaya doyamadığı bu görüntüyle ilk karşılaştığında, nasıl da kibirli, çıt kırıldım ve şımarık bulmuştu onu. 
‘Olsun’ dedi kendi kendine,
‘Hepsi yakışıyor haspaya’
Kaktüs’ün homurdandığını duyan Orkide uyandı. Parlak yapraklarını gererek ‘ooohh’ dedi incecik sesiyle, ‘Kime küfrediyorsun yine Kaktüs?’
Uzanan yaprakları Kaktüs’ün tomurcuğuna değdi.
‘Ayy, bu ne ayol’  
Kaktüs cevap vermeye fırsat bulamadan, sarsak bir serçe yavrusu yalpalayarak alçalıp, tomurcuğun sapına tünemeye yeltendi. Tek günlük canı taşıyan sap, yavrunun ağırlığına dayanamadı ve kopup orkidenin kucağına boylu boyunca uzandı.
‘Hay amına koyayım’ dedi Kaktüs.
Güneş yükselirken, henüz kopmuş tomurcuk yavaş yavaş açıldı.  
‘Kırmızı’ dedi Orkide.

19 Temmuz 2012 Perşembe

-durumlar? -durur.

dövme yaptırdım bugün. eve geldim pırıl. kedi kucağımda torluyo. üçüncü birayı açtım şimdi. arkadaşlarım cihangir parkta içmede. yarın ablam geliyor. rüyamda yüz kilo böcek larvası kustum. rüyada kan kusmak,akrabanın gurbetten dönmesi demekmiş. larvalarda ayakları kıpırdayan böcekleri kusmuyo demek ki kimse. it gibi sigara içiyorum. kıbrıslıların bi karşılaşma merasimi vardır, çok severim. resim yapcam galiba şu an. temizliğe gelen abla hayatımda olduğu için çok mutluyum.

1 Haziran 2012 Cuma

adaletin köpeği




















Her şey bir can sıkıntısıyla başlamıştı aslında.
Evde geçirdiği on üç buçuk günün ardından, kendini bir fosil gibi beyazlaşmış hissediyordu. Evin pek gün ışığı almamasıyla mı ilgiliydi bu beyazlık hissi? Yoksa dışardaki dünyadan iyice uzaklaşmanın verdiği fosillik duygusu muydu beyazlığı beraberinde getiren? Bilmiyordu. Evde geçirilen on üç günde en çok neyi özlediğini düşünecek oldu ki, daha soruyu kendine soramadan, ağzı ‘birrra’ diye kamaşıverdi. Aniden başladı giyinmeye. Günlerdir üstünden çıkarmadığı tişörtünü, pijamasını ve hırkasını çıkarır çıkarmaz kirli sepetine attı.
‘Aslında duş almak gerek’ dedi yüksek sesle. Gömleğinin düğmelerini iliklerken, işe gittiği dönemde her sabah duş alıp çıktığını hatırladı evden.  Ama evde geçirdiği iki haftada sadece bir kez duş almıştı. ‘Gerçekten temiz bir insan mıyım, yoksa tek derdim insanların temiz olduğumu düşünmesi mi?’ dedi bu kez de yüksek sesle. Kendi sorusunu kulak ardı edip çıktı evden.
Güneş istiyordu ve bira. İlk isteği apartmandan çıkar çıkmaz kumsalda unutulmuş havlu gibi serildi üstüne. Neşelendi. Sıra biradaydı. Ama nasıl. İnsanlarla iletişime geçmeyi özlememişti hala. 13 gün önce eve kapanırken tek bir kural koymuştu bundan sonraki yaşamı için kendine, gerçekten canın istemeden hiç bir şey yapma! Apartmanın önünde, gözlerini kapatmış, yüzünü güneşe vermiş dikildi bir süre.
Yürümeye başladı. Gördüğü ilk markete girip bir bira aldı. Kasada parayı ödeyip, birayı eliyle birlikte cebine soktu. Yaklaşık 20 dakika yürüdü en yakın milli parka ulaşmak için. Ağaçların yakınında genişçe ve boş bir çimenlik bulup dirsekleri üzerinde sırtüstü uzandı. İlk yudumu almadan önce birasını güneşe doğru kaldırıp, sırıttı.
Büyükçe bir yudumun ardından etrafı izlemeye koyuldu. Park geniş ve sessizdi. Yeşile, maviye baktı uzun uzun. ‘Hafta içi’ diye düşündü. ‘Bu sakinlik için lanet düzene teşekkürler’ dedi yüksek sesle, bir kadının kıkırtısıyla tedirgin olup oturma pozisyonuna dönmeden hemen önce. Sağ omzunun yaklaşık 30 metre ilerisinde yaprakları çimenlere dolanmış bir salkım söğüdün altında oynaşan kızla oğlana baktı. Henüz ofis hayatına sıkışmamış liselilerin tek farkındalıkları kendi bedenleriydi belli ki.
Liselileri gözlerinden azad edip önüne döndüğünde bir kez daha irkildi ne yazık. İleri uzattığı ayaklarının dibinde oturan bembeyaz kutup ayısı büyüklüğünde bir köpekti bu kez onu yerinden sıçratıp, tekrar toprağa yapıştıran. Soluk maviydi köpeğin gözleri, önce kukla gibi önünde çırpınıp sağa sola dağılan ayaklarına, ardından da tekrar gözlerine dikildiler. Bir anda ısınan vücuduna hakim olmaya çalışarak birkaç saniye bakıştı köpekle. Hızla, köpeklerin göz temasıyla liderlik belirlediğine dair, kulaktan dolma bilgiler üşüştü beynine. Gözlerini ebatlarına inanamadığı patilere doğru kaydırdı bir an ama tedirginliği yine üstüne dikilmiş gözlere bakmaya zorladı onu.
Bembeyaz suratında parıldıyordu köpeğin mavi gözler. Kardan adamları getirdi aklına, onların keskin ve iyimser gözlerini. Köpeğinkiler de iyimser miydi acaba? Sanmıyordu. Küçücük bir hareket görse olduğu yerde bayılacağını biliyordu.
Aniden, kocaman ağzını tek bir defa açıp kapatarak, boğuk sesiyle ‘yok ol’ dedi köpek.
Öyle sert ve hızlı bir hamleydi ki, ağzın hareketini idrak edemeden, kısa emir cümlesi çarptı yüzüne. Havlama gibi bütün bir ses topağı olarak kulağına dolan emri algıladığı anda, yok oldu.
Dev köpek ön patilerini uzatıp sırtını esnetti, ardında kalan boşlukta. Sonra ağır ağır yürüdü.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

izninizle biraz ağlayabilir miyim?



Yakalandığı hastalık nedeniyle sağlık durumu kötüleşen ve inzivaya çekilme kararı alan Kolombiyalı dünyaca ünlü yazar Gabriel Garcia Marquez, yakın dostlarına bir veda mektubu gönderdi. Yazarın mektubu, degişik dillere çevrildi ve internette yayınlandı.
İşte dünyaca ünlü usta yazar Marquez’in dramatik veda mektubu:
Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm.
Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim.
Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm.
İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır.
Baskaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım.
Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım.
Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim.
Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim.
Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim.
Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı… Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve
erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır.
Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim.
Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların
zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim.
Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim.
Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde…
Artık ölebilir miyim?

edit: emin olmamakla beraber, öğrendiğime göre bu mektubun yazarı Marquez değilmiş. 

2 Nisan 2012 Pazartesi

bi soğuk duş al kendine gelirsin

tamamen soğuyup tekrar ısınmamasından korktuğum için kısamadığım bozuk-kaynar duş gibisin hayat, daha mutlu olacağım şartlar sende mevcut biliyorum ama ayarlarınla oynamaktan çekiniyorum. bugün de donmadık çok şükür.

10 Mart 2012 Cumartesi

Alper Canıgüz'den 'Oğullar ve rencide ruhlar' ı okudum. Afili filintalardan takipçisiydim zaten ama bu okuduğum ilk kitabı oldu. Ve diğer iki kitabını (gizli ajans, tatlı rüyalar) okumam için ziyadesiyle ikna etti beni.

hikayenin anlatıcısı 5 yaşındaki Alper Kamu'nun ağzından, okurken altını çizdiren bi kaç alıntı :

--> 'Aklım almıyor bir türlü' dedi Rebi Abi başını ellerinin arasına alarak. 'Nasıl olur?'
Sanki her şeyin mantıksızlığına kendini ikna edebilse,yaşananları gerçek olmaktan çıkarabilecekti.

--> Bazen de saygıdeğer abilerim ablalarım, dünyası yerle bir olur insanın. Hayat, fazla kafa yormadan idare etmeyi sağlayan bütün anlamlarını yitiriverir.En akıllıca saydığınız fikirlerinizin saçmalığını, en içten duygularınızın yapmacıklığını kavrarsınız.Aslında hiçbir konuda bir fikrinizin bulunmadığını, aslında kimseye karşı birşey hissetmediğinizi ve tüm evrenin de size karşı aynı gaddarca kayıtsızlık içinde olduğunu. Hep gözünüzün önünde durduğu halde o güne dek her nasılsa yok saymayı başardığınız bu gerçeği fark ettiğiniz anda ilahi işleyişi de çözmek üzeresiniz demektir.

--> Kafanızı ezmesini beklediğiniz biri sizi kucaklayıverirse onu kendinize dünyadaki herkesten daha yakın hissedersiniz.

--> ......odaya adım attığı anda herkesin haleti ruhiyesinde ciddi bir değişiklik cereyan etmişti. Onun hikayesi hakkında hiçbir fikri bulunmayanlar dahi ortamın kendilerininkinden daha derin ve ağır bir kavrayışla dolduğunu hissedivermişti sanki.











2 Mart 2012 Cuma

Paradoks

Sıkıntıdan saçkıran oldum. Evde nereye baksam saç tellerimi görüyorum. Saçlarımı yerde gördükçe stresim artıyor. Stres arttıkça saçkıran. Saçkıran arttıkça saçlar. Saçlar arttıkça stres. Okan'ın bu geceki konusu paradokstu da, bu da naçizane benimki. Yoksa ben zurna mıyım?

29 Şubat 2012 Çarşamba

kendimi eyliyorum



29 Şubat Joker günümüz kutlu olsun ey inananlar. Joker aşkına, bir önceki kutlamanın üstünden 4 yıl geçti mi gerçekten? Çok yakındı sanki?
Bu aralar uykudan uyanmakta çok zorlanıyorum yine. Yataktan çıkmakta zorlanıyorum desem daha doğru olur aslında. Uyansam bile yatağın dışında olmayı nasıl da istemediğimi farkedip tekrar kafama çekiyorum yorganı.
Sabah uyanmış –pardon sabah biraz ayıp oldu 13:00 için öğlen diyelim- kafamda yorgan neden uyanmak istemediğimi, mutsuz mu ya da depresyonda mı olduğumu sorgularken aklıma bir şey takıldı. Büyümek için uyuyor olabilir miyim acaba? Hayat karşısında güçsüz ve küçük hissettiğim zamanlarda hiç uyanmak istemiyorum çünkü. Yani bebekken bize söylenen ninniyi şimdi biz kendi kendimize tekrar ediyor olabilir miyiz?
Uyusun da büyüsün, ninni…
Öyle küçüğüm ki hayata karşı ancak uyuyup büyüyerek onunla başa çıkabilirim mi diyor acaba zavallıcık beynim bana?
Komik bir benzetme ama hoşuma gitti. Kendimi sevgilimin yanında yakışıklı bir çocuğa bakarken yakalamışım gibi az utandım, az şaşırdım ve çıktım yataktan.
Bir de dedim ki kendime bugün depresyonda olup olmadığımı düşünürken, mutlu da değilim mutsuz da, neyim acaba? Ne'm var benim? Sonra düşündüm de derdim bu aslında, sürekli içinde bulunduğum durumu adlandırmaya çalışıyorum. Onun yerine o an yaşadığım şeye odaklansam, soyut bir isim bulmaya çalışmaktansa somut olanı, etraftakini algılamaya çalışsam zaten böyle boşlukta salınmaktan kurtulacağım. Sonra dikkatimi kendimden uzaklaştırıp yürüdüğüm sokağa yönelttim. Bir balıkçının önünden geçerken vitrinde yassı kahverengimsi balıklar gördüm, ne olduğunu merak edip adama sordum, dil balığıymış. Merak ettim tadını, 'bir ara yiyim bunu' dedim. Kahvaltı etmeden balık yemeyi çok kısa süre önce tecrübe edip beğenmediğim için tekrar aynı gaflete düşmedim. E öğreniyorum ben de az çokJ En azından bi çay içmek için oturayım diye ısrar etti garson çocuk. ‘Ben buralardayım uğrarım sonra’ dedim. Güldü. ‘Uğrayın ama’ diye ısrarcı oldu. Sonra telefonda konuşan bir adamın yanından geçtim. ‘Çok kızdıysan kafanı duvara vur Samiciim’ dedikten sonra gerçekten içten gelen bi kahkaha attı. Karşısında ki sinirli insana aldırmadan böyle saçma bi laf edip sonra da buna deli gibi gülmesine çok şaşırdım. Adamın abukluğu beni de güldürdü. Sonra bir çift geçti yanımdan. Lise mi? Belki üniversite ilk yıllar falan. Kız koluna girdiği çocuğa ‘istediğim tek şey sensin, başka hiçbir şey istemiyorum’ dedi. Önce pis pis sırıttım. ‘Yalana gel’ diye düşünerek. Ama sonra farkettim ki aslında haklı kızcık, sadece bunun geçici bir istek olduğundan haberi yok. yani evet şu an istediği tek şey o adam. Ama bir süre sonra bu istek yerini yeni şeylere bırakacak. Şu an dünyanın en önemli şeyi gibi görünen o arzu, bi gün hiç yokmuş gibi olacak. Yalan mı söylüyor? Evet. Farkında mı? Hayır.
Gülümsedim kendi kendime, ‘yaşlanıyosun ha çocuk’ dedim.
‘Yıllar geçiyor sen ne dersen de, ömrün bitiyor farketmesen de’ diye arabesk arabesk şarkı söyledi bana. ‘Farkedelim o zaman’ dedim, ‘unutursam hatırlat’.
‘Ooo tam da adamına söyledin, ben nası hatırlıycam abi, girelim şurda bi jager içelim de not ediyim bari’ dedi.
Ben içkiyi ısmarladım, o yazdı. Okuyanlara da jager tavsiye ediyoruz. Özellikle mideniz sorunluysa bizim gibi. Bir şişeden sonra halüsinasyon bile gördürebiliyor üstelik.
Mutlu jokerler.   

ps: jostein gaarder'ın iskambil kağıtlarının esrarı kitabından da bir alıntı yapmadan olmaz : 
joker, küçük bir delidir. herkesten farklıdır o. ne sinektir ne karo, ne kupa ne de maça. sekiz veya dokuz, papaz veya bacak değildir. her şeyin dışındadır, ötekilerle aynı yere ait değildir. gerçi öbür kartlarla aynı pakette bulunur, ama orası onun kendi evi değildir aslında. bu yüzden de çıkarılıp bir kenara konabilir, hiç arayanı soranı olmadan.
her zaman ve her yerde deli şapkası ve şıngırdayan çıngıraklarıyla küçük bir deli çıkabilir ortaya. ve gözlerimizin ta içine bakıp sorar: kimiz biz? nereden geliyoruz? 

3 Şubat 2012 Cuma

'yaşamak' dedi tanrı, 'tek marifetiniz biraz özen gösterin'

'kaç gündür aklımdasın, fırsat bulup arayamıyorum' dedi içinden,
'bi sesini duyasım var ne zamandır, anca elim erdi' dedi sesiyle.
'duygudan sese dönüşene kadar nasıl da değişiyor akıldakiler'
'biraz umut ver' dedi Bülent Ortaçgil.
'del amor y otros demonios' dedi Abrenuncio
'mutluluğun iyi edemediğini iyileştirecek ilaç yoktur' diye çevirdi marquez
'nedense beni anlasın istedim içinde insan olan duvarlar' dedi altan erkekli
'nedense kafamdaki sesler hiç susmuyor' dedim.
'neyse ki' diye düzeltti


2 Şubat 2012 Perşembe

1 Şubat 2012 Çarşamba

Şiir gibiyim

 Canım sıkılır bazen,
 Kendime bir kahve yaparım
 Hayallerim kırılır,
 Eve kapanıp yokmuşçuluk oynarım
 İçim sıkılır durduk yere,
 Başıma kara bir bulut sararım
 Ruhum büyür sonra,
 Birazını bedenimden ayırıp,kara bulutuma saklarım
 Eller uzanır,düşmeyeyim diye,
 Kaçmak için kendimi yere atarım
 Sessizce bakarım yüzüme,
 'hey' derim içimden,
 'dostum,beni fazla yorma,ben bir başlarsam cok uzun ağlarım'

15 Ocak 2012 Pazar

bağışığım labirentlere

elbet bulurum çıkışı.