5 Haziran 2010 Cumartesi

ruya tabirleri ve kaplumbagalar

ruyamda butun evi su basmisti ve heryerde birbirinin ayni su kaplumbagalari yuzuyordu.
umuk'u bulmaya calisiyordum aralarinda.
uyanip baktim, umuk'un yanaginda koca bir topir var.
netten arastirdim ortakulak iltihabiymis.

bana kuplumbaadan anlayan veteriner buluuuuuuuuuuuun:(

1 Haziran 2010 Salı

delileer..simdi gozumde canlandilar

eve gelip bizim Erkan Simsek'in 'hayatindaki deliler' ile ilgili yazisi gorunce cok sasirdim ve beğendim. şaşkınlığım benim hala onlardan hic bahsetmememden kaynaklıydı. büyük ilgiyle izlerim çünkü hala delileri:)
benim hatirladigim ilk deli:

cumhuriyet amca
henuz ortaokul yaslarimdaydim. bej rengi pardesusu ve yarim sag kolu altina kistirdigi cumhuriyet gazetesiyle, gordugu her gence seslenirdi 'cumhuriyet amca'.
bu vatanin bizim elimizde olduguyla, ne zorluklarla kurulduguyla ve ne mukemmel sahislar oldugumuzla ilgili laflar ederdi. nerde gorsem gulumseyer dinlerdim cumhuriyet amcayi. her ne kadar tekrar olsada sozleri oyle kendinden emin ve oyle dogru konusurdu ki.
kolunu korede kaybettigiyle ilgili rivayetler donerdi hakkinda. hakkinda ne soylenirse inanirdim. yeterki iyi niyetli soylemler olsun.

tasla konusan deli
eskisehirde ogrenciydim. bir gun baglardaki evimden okula yururken yolun kenarinda gordum amcayi. bagdas kurup oturmus, yanina buyukca bir tas koymustu. gayet hararetli anlatiyordu tasa. bir sure duraksadim dinlemeye calistim anlattiklarini. ama uzun surmedi iki eski dostun muhabbetine kulak misafiri oluyormus suclulugunun gelmesi. uzaklastim bende.
bir gun memleketten eskisehire giderken tren istasyonundan ciktigimda gordum amcayi. soguk buz tutmus kaldirima bagdas kurmus, ayakkabilarini da yanina koymus anlatiyordu yine.

devamini sonra yazicam uykum var.

30 Mayıs 2010 Pazar

pöti kahvalti

artik yaz geldi ya, eve giresim gelmiyor.
acik havada olayimda ne yaparsam yapayim kafasindayim yine. kendimi biraz biliyosam bu boyle 3-4 ay gider.
bugun yine spor cikisi eve girmemek icin turlu bahaneler ureterek istiklalde yuruyordum. once istiklalin sonuna dogru -neredeyse tunelde- acilan, gecen gun farkettigim salataci geldi aklima. hem bayyaaa da uzak, guzel olur gidip bi salata yiyim dedim. o niyetle asagi dogru salinirken, adini hala bilmedigim, istiklalden siraselvilere cikan, hani su bissuru cin/japon lokantalarinin oldugu sokaga cekiliverdim. cok severim o sokagi, arada bir gecesim gelir:)
yolumu epey saptiracagi kesin olan bu sokaga girerken icten ice salata yemekten vaz gecmis oldugumu anlamistim zaten.
tam sokagin siraselviler cikisina yaklasmistim ki 10 metre geride gordugum 'pöti kahvalti kafe' ye girip kahvalti etmek istedigimi farkettim. hemmen dondum tabi geri.
iceri girdigimde 7-8 kisilik bir kadin guruhu ve 2 amca uzun uzun bana baktilar. mekanin sahibini algilamak icin epey bakindim ama son derece israrci ve gulumseme dolu bakiyordu her biri. sonunda saatin aksamustu 16:45 civarinda olusundan huzursuz, sikilarak 'pardon, hala kahvalti var mi? ' diye sordum icerideki kalabaliga.
'tabii tabii'... 'ahmeet, bir bakin oglum' .... 'buyrun buyrun siz soyle oturun' seklinde her kafadan bir sesle, secilen masaya oturtuldum.
amcalar 'e hadi hadi biz gidelim' diyerek ortamdan 3-4 teyzeyle beraber ciktilar. tanimadigim birinin evine gitmiscesine huzursuz, saskin bekledim. sonra ahmet oldugunu sandigim bey gelip beni selamladi ve menuyu getirdi. iceri de kalan 3 teyze sirayla hosgeldin merasimini tekrarladiktan sonra, yine sirayla kusura bakmayin acilisimiz vardi da gibi laflar ettiler.
mekanin ilk musterisi oldugumu idrak edince panik dalgasinin nedenini cozerek rahatladim hatta bi sevindim niyeyse:)
teyzelerden tontis olan Ahmet'in annesiymis, eski gumruk muduresiymis kendisi, Ahmet'te muhendismis aslinda ama isi gucu birakip bi arkadasiyla beraber burayi acmislar.
deniz baykalin sex goruntulerini, bill clinton-monika levinsky ornegi ile karsilastirarak siyasetcilerin cok bozuldugu sonucuna ulasan teyze ise gazeteciymis efem..
aile sicakliginda bir aksamustu kahvaltisi yapmayali epey olmus:)
ayrica kahvalti tabagi ile gelen 'yunan biberi' isimli zeytinyagli biber karisimi pek lezizdi.
Ahmet ve ortagina hayirli olsun der, tontis annesinin yanaklarindan operim.

7 Mayıs 2010 Cuma

veda valsi


artık veda et şen izci, sen arkadaşına
gidiyorsun iştirak et, veda valsine...

bu ateş ile kampımız sona eriyor,
gelecek sene kamp yine bizi bekliyor..

marşıyla ağladığım kamp ateşlerini hatırladım:)

22 Nisan 2010 Perşembe

kafam biraz dağınıkmış:)

geçen haftasonu hiç hesapta yokken bir Buket Uzuner kitabı aldım.* daha önce 2 kitabını okumuş(tabiki en bilinenleri)beğenmiş ama ben bu hatunu takip ederim diyecek kadar da ileri gitmemiştim. yok hala o noktada değilim:) ama kitaptaki bazı kısımlar dikkatimi çekti doğrusu.

öncelikle kitabı almamın tek nedeni arka kapak yazısının son cümlesiydi;

herkesin yaşamında çıplak günler vardır;
savunmasız,iddiasız,direnmesiz,
gösterişsiz,öylece.. yalın ve kendi halinde.
içine kimsenin kabul edilmediği,
alınmadığı, hani o 'en yakınlar'ın bile..

bu kitaptaki öyküler benim en çıplak günlerimde yazıldılar.


o 'en yakınlar'ın bile uzakta bırakıldığı günlerde, başkaları ne düşünüyor acaba merakıma hemen yenilmemem bana yakışmazdı.
en nihayetinde, az önce bitirdiğim kitapta o günlere ait hissiyatını, kafasında dönüp dolaşan düşünceleri fazlasıyla hikayeleştirerek veren BU'ya saygı duydum.
arka kapak yazısında bahsedileni hisleştirmiş kişiler hikayenin zeminindeki çakıl taşlarını birbir ayıklayabilirken, o hissi bilmeyen insanlar sadece ilginç hikayeler okuduklarını düşünecektir.
yazıya başlarken amacım bambaşka birşeyden bahsetmekti, bu biraz firisıtayl oldu:)

neyse başa dönersem..
bazı kısımlar dikkatimi çekti doğrusu.
ben hayatta başımıza gelen şeylerin tesadüf olduğuna pek inanmam(biraz inanırım mı demek istedim burda?)
örneğin, daha önce hiç bilmediğim birşey öğrendiysem, onu öğrendiğim andan itibaren o konuyla ilgili pek çok şey çıkar karşıma. (hadi ama 'algıda seçicilik' demeyin, ikisi arasındaki farkı ayırd edecek kadar çok yaşadım bunu)bu bir süre böyle devam eder ve zamanla biter. bu durum bana şu hissi verir hep. sanki o konuda benim bilmem gereken birşey var ve minik tesadüfi oyunlarla o şeyi öğrenene kadar karşıma çıkmaya devam edecek.

of bağlayamadım bi türlü konuyu firiistayl günümdeyim net..

dikkatimi çeken kısımlardan bahsedicektim oysa ama şu an ordan çok uzağım:)
maalesef lost'a yapılmasından çok korktuğum 'genel bir son'la bitireceğim yazıyı..

bu kitabı almam tesadüf değildi bence.

*ayın en çıplak günü

17 Nisan 2010 Cumartesi

manyak taksici

İşe geç kalmanın stresi ve -son zamanlarda yapmaya çalıştığım ekonomi hareketine ters düşerek- taksiye binmeye karar verişimin vicdan azabıyla metrodan çıktım.
tam da çıkış kapısının karşında duran taksiye doğru adımlarımı hızlandırmışken, taksicinin 'gel babanın kucağına' duygularıyla bana baktığını farkedip, 'çek gözünü be adam geliyorum işte' diyen iç sesimi belli belirsiz bir gülümsemeye dönüştürdüm.
laptopuma, kol çantama ve elimde taşıdığım montuma sahip çıkmaya çalışarak zar zor kendimi arka koltuğa attım ve 'tarabya'ya gideceğiz. ferahevler üzerinden' dedim.
birkaç saniye sonra, henüz kendimi sakinleştirmişken, taksicinin 'şu an bu takside oluşunuzun tesadüf olduğunu mu düşünüyorsunuz?' sorusuyla mallaşarak, aynadan adamı kesmeye başladım. uyku mahmurluğu ve akşamdan kalmalığı da sayarsak, aklımdan geçen uçsuz bucaksız düşünceler çerçevesinde bu soruya verecek hiç bir yanıtım yoktu.
taksici de, (bundan sonra ona Ben diyeceğim, egosuna ithafen) aynadan bir süre bana baktıktan sonra cevap vermeyeceğimi anlamış olacak ki devam etti.
'Benim profesyonelliğim ve tecrübem sayesinde şu an bu taksidesiniz'
(ulan yataktan çıktığım andan beri başımdan geçen onca talihsizliğin hiç mi etkisi yok, saati kapatıp uyuyakalmasam, ilk giydiğim tshirte sinir olup giyecek başka birşey aramasam, akbili unutup eve dönmesem ve tüm bunlar sonucunda bir saat önce burada olsam gene mi sana denk gelicektim)
Ben ile iletişim kuramıyordum. öyle kendinden emin ve aynadan gözümün içine bakarak konuşuyordu ki. sadece dinlemem gerektiğine karar verdim.
'bu işi yapan arkadaşlar bana soruyor, ''sen nasıl bu kadar çok müşteri alıyorsun?'' diye ...tecrübe, profesyonellik.. ben profesyonel taksiciyim, 14 yıldır bu işi yapıyorum. mesela, ben biliyorum, metro 5 dakkada bir var, ona göre hesaplıyorum. tam metronun çıkış saatinde orda oluyorum. diğerleri erken geliyo, geç geliyo. erken gelsen trafiği tıkarsın, bekleyemezsin orda. ben tam vaktinde geliyorum. hiç boş gitmem. kesin alırım bi yolcu. yani tesadüf değil. siz geldiğinizde ben de yeni gelmiştim. beklemedim yani orda, ben geldim hemen arkadan siz geldiniz. çünkü biliyorum hangi saatte olduğunu metronun.'
sözünü bitirip 4 saniye kadar aynadan gözümün içine bakmaya devam eden Ben' e birşey söylemem gerekiyordu. aklımdan sadece 'vay be bayyaa manyak bu' düşüncesi geçtiği için yine cevap veremiyordum.
sonunda zar zor 'bravo' demeyi başardım. 'demesem daha iyiydi koskoca adama' diye düşünürken, Ben devam etti; 'yani, sözün kısası, en iyisi benim'
o kendinden emin sırıtışıyla hala gözümün içine bakarken, kendimi tutamayıp kafamı çevirdim. camdan dışarı bakarak, 'anam vallaha deli, biraz daha kendimde olsam şimdi ne muhabbet dönerdi bu adamla, tarihi bir an ı kaçırıyorum şu an' diye düşünürken, Ben muhabbetten koptuğumu anlamış olacak ki, bir eliyle benim baktığım yönü göstererek
'mesela şu adam' dedi.
önce Ben' e, sonra dönüp şu adama baktım. 'o da bir saf işte' dedi Ben ve devam etti; 'bizim duraktan o da ama saf, bak bomboş gidiyo. bilmiyo ki. baksana zaten, oturuşa bak, oturuşundan belli, saf.' Ben haklıydı. o nası oturuştu öyle? şu adamdan birşey olmazdı doğrusu.
ciddiyetinin ve kararlılığının etkisine kapılarak sonunda hak vermeye başlamıştım Ben'e.. şu adam profesyonel değildi, bunu tartışmak bile anlamsız olurdu.
'eee, peki o kaç yıllık taksici?' dedim merakla. '32' dedi Ben. '32 yıllık taksici ama saf işte, 32 yıl çalışmış ama.. oturuşa bak, böyle bomboş gider işte'
tecrübeyi bu kadar önemseyen Ben'in adamın 32 yılını zart diye harcaması güvenimin tekrar sarsılmasına neden oldu sanırım.
'deli deli, bayyaaa deli bu' dedi içimden bi ses..
ardından bir de ferahevler sapağını geçip tarabya sahile doğru yol almakta olduğumuzu farkedince.. eee inene kadar trip attım tabi ki Ben'e.. en iyisine de yolu biz tarif ediceksek, ohhooo o....

dip nöt: eski türkler şaman cübbesine ''manyak'' derlermiş. bunun konumuzla alakası yok tebi.

3 Nisan 2010 Cumartesi

insan

büyümeli.